23 Kasım 2001’de Budapeşte Konvansiyonu olarak imzaya açıldı
ve şimdiye kadar 43 ülke tarafından kabul edildi; Türkiye ise henüz imzalamadı. Bu sözleşmenin açıklandığı haliyle üç temel amacı bulunuyor. Bunlar siber suçların katılımcılar arasında ortak tanımı, bu suçların soruşturma ve kavuşturma yöntemleri ile uluslararası işbirliği yollarının işlenmesi.
Bu ortak siber suç tanımlarıysa geniş anlamlarıyla 4 kategoriye bölündü. Sanal hırsızlık, sanal saldırı, kimlik yanıltması, sahtekarlık gibi konularda ülkeler arasında fikir bütünlüğü olmakla beraber iki kategori konusunda bazı sorunlar yaşanmaktadır. Bu iki kategoriden bir tanesi fikri mülkiyet hakları ve ihlalleri konusu, diğeriyse içerikle ilgili ihlal konusudur.
Türkiye açısından esas sorun teşkil eden konu tahmin edebileceğiniz şekilde içeriklerle ilgili ihlal konusudur. Bu konuda sorunsuz olarak uluslararası suç olarak kabul edilen tek konu çocuk pornografisidir. Diğer konulardaysa düşünce özgürlüğü, sansür, demokratik ortam ve benzeri tartışmalar kapsamında sürekli görüş ayrılığı çıkmaktadır.
Bu noktada her ne kadar bazı itirazlarımız olsa da bu sözleşmenin imzalanmasını geciktirmenin ülkemizde olsa olsa dolandırıcılara faydası vardır. Yapılması gereken bu dört kategoriden üçünün direkt olarak kabul edilmesi ve ulusal kanunlara yani 5651 ile onu destekleyen 3 yönetmeliğe uygun şekilde içerik kapsamlı suçlar kategorisinde Türkiye için özel statü alınmasına çalışılmasıdır. En azından bu şekilde çok önemli olan ve aleyhimize işleyen vakit kaybı engellenebilir.
Tüm bu uluslararası çabalara paralel olarak acilen iç hukuktaki eksikliklerin giderilmesi gerekiyor. Konu sadece kanunları yapmakla kapanmıyor, bunları uygulayacak ve ihlallerini değerlendirecek uzmanların da yetiştirilmesi gerekiyor. Futbolda sıkça kullanılan altyapı sorunumuz burada da karşımıza çıkıyor. Ülke olarak bu konuda çok ciddi sorunlarımız ve mahkemelerimizin önemli eksiği olduğu için de ilk süre zarfında eğitim ile kalıcı çözüm üretilene kadar belirli şehirlerde sadece siber suçlar ile ilgilenen mahkemelere ağırlık vermemiz gerekiyor.
Çıkarılan ve çıkarılacak olan kanunlar içinse artık kabul etmemiz gereken bir gerçek var, ki o da bu ülkenin müstehcenlik anlayışını, kültürel değerlerini ve sosyal değerlerini hiçbir şahsın, kurumun veya partinin belirleyemeyeceğidir. Bunlar ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar Türkiye farklı mezhepleri, dinleri, ateistleri, inançları, kültürleri ve sosyal çevreleriyle geniş bir mozaik olarak kalacaktır. Hiç kimsenin hiç kimseye kendi değerlerini dayatma hakkı bulunmamaktadır. Örnek verecek olursam başkası için müstehcen olan bikini reklamı benim için hayatın bir parçası, hatta işim veya sadece hoşuma giden basit bir ayrıntı bile olabilir; bu kimseyi ilgilendirmez ve kimsenin de bunu netten silme hakkı bulunmaz. İnternet insanların baskı altına alınıp, üniversitelerde olduğu şekilde sivil polis sokularak susturulmaya, engellenmeye ve belirli düşünce grupları altında kontrol altına alınmaya çalışıldığı bir ortam olmaktan uzak tutulmak zorundadır; üniversitelerin durumu üzücü başka bir konudur.
Ve bu konularla alakalı sorunlarda karar yetkisi mutlaka ama mutlaka uzmanlarda olmalıdır. Yargı bağımsız kalabildiği sürece bu tarz konulardaki kararlar da bağımsız kalacaktır. Sözleşme kapsamında uluslararası olarak kabul edilen ve tartışma götürmeyen bahsettiğim diğer kesin suçlardaysa uygulama mahkeme kararı beklenmeden, yargıyı meşgul etmeden Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yapılmalıdır. Şu an direkt kapatma kararları Tib tarafından alınmaktadır. Yani siber suçlar konusu iç hukukta iki farklı kategori altında değerlendirilmeli ve yetkilendirilmeler buna göre yapılmalıdır.
Ne olursa olsun Türkiye’de acilen kişisel verilerin korunmasıyla ilgili detaylı yasalar çıkartılmalı ve uygulanmalıdır. Ek olarak da iç hukukta yeni düzenlemeler yapılmalı, Budapeşte konvansiyonu konusunda hızlı bir çalışma yapılıp, imzalayan ülkeler arasına katılınmalıdır.



{ 1 trackback }