Sanırım şu anda beni çok etkileyen konular hakkında daha yoğun bir şekilde yazmam benim için çok önemli. Örnek aldığım kişilerden biri, bir zamanlar bana insanın düşüncelerini serbest bırakması, onlara gelişebilmeleri için gereken alanı sağlaması gerektiğini söylemişti. İşte tecrübelerimi yazarak asıl yapmak istediğim bu. Nitekim son zamanlarda çok şey yaşadım, duydum, gördüm ve anladım. Ancak tüm bu deneyimler benim için çok yeni deneyimler olduklarından, onları doğru yorumlayıp yorumlayamadığımdan her zaman emin olamıyorum. Şayet keyfiniz isterse, sizden ricam bu konular hakkında karşılıklı paylaşımda bulunmamız olacak. İşte bunun bir yolu da bu blog yazısı.
Bugünlerde dijital dünyaya baktığımda, Tim Berners-Lee’nin öngördüğü gibi, gerçekten de sanal dünyalarda bir etki alanının oluştuğunu görüyorum. Bağlantıları harika bir şekilde ortaya koyduğu için bu videoyu seyretmenizi de şiddetle öneririm. Benim görüşüme göre bunun için yerine getirilmesi gereken ön koşullardan birisi düşünce tarzımızı ve zihniyetimizi internete uyarlamamız, Open Culture çağına ayak basmamız.
Açık fikri seven, sosyal medya düşünür.
Güçlerini ağırlıklı olarak veya başlıca dijital dünyadan elde eden Google, Amazon, Apple ve Microsoft gibi dijital süper güçlerin gerçek dünyada da nasıl bir ekonomik güce sahip oldukları göz ardı edilemez bir durum. Sektörel basın bu firmaların günümüzdeki yükselişini ve önemini anlatan az ya da çok eğlendirici veya aydınlatıcı yazılarla dolu. Bu başarı tabii ki gökten zembille inmedi, örneğin Apple ve Google’ın bize sunduğu mükemmel ürünlere ve hizmetlere dayanıyor; bazı yönlerden eleştirmek mümkün olsa da bunların kalitesi tartışılamaz.
Peki bu firmaların başarısı tam olarak nelerden oluşuyor? Burada tartışmaya sunmak istediğim birkaç nokta var:
1. İyi bir şirketin iyi bir öyküye ihtiyacı var
İyi bir öykünün şirketin imajını belirleyebilmesi için kısa ve anlaşılır olması gerekiyor: Google bununla ilgili olarak: Biz insanlara bilgileri sunuyoruz, diyor.
Apple ise: Biz kullanımı en kolay ve estetik açıdan en güzel cihazları üretiyoruz, diyor.
Böylece iki firma da kullanıcılarına hayatı kolaylaştıracaklarını öne sürüyor, Google bizim için bilgileri sağlarken, Apple bunları kolay ve şık bir şekilde bize sunuyor.
2. İyi bir şirketin iyi ürünlere ihtiyacı var
Sizin bu konuda ne düşündüğünüzü bilmiyorum ama, sanırım burada size Google’ı anlatmam gerekmiyor, bunun yerine size aşağıdaki Google ürünlerini deneme ve bunları rakip ürünlerle kıyaslama fırsatını vermek istiyorum: Google Earth, Street View, Alerts, Youtube, Picasa, vb.
Apple ise odaklanma kodunu tetikleyen, tartışmasız en güzel ürünleri sunuyor: iPhone, Mac Book Air veya iPad, bu cihazlar bize internetin sunduğu her şeyi şık ve kolay bir şekilde ulaştırıyor.
3. İyi çalışanlara ihtiyaç var
Google mükemmel çalışanlara sahip. Sergey Brin ve Larry Page inanılmaz sempatikliğe sahip iki kişi. İmajları tamamen hatasız. Abimi çok seviyorum ama bu ikisini de anında abi olarak kabul edebilirim. Sadece bir ortamda bulunmalarıyla güven yaratıyorlar ki Google’ın bu güvene özellikle ihtiyacı var, belki de bu yüzden dillerden düşmeyen firma sloganları “Don’t be evil”. Dünyanın her köşesinden en iyi çalışanları bünyelerinde topluyorlar, böylece çalışanlarından bekledikleri de dünya karşılaştırmasında en üst sırada.
4. İyi bir şirketin uzun vadeli bir stratejiye ihtiyacı var
Google aynı zamanda bir enerji üreticisi, kendi sunucu parklarına sahip, milyonlarca sunucu onların kullanımında, böyle bir rakama önümüzdeki yıllarda başka birisinin ulaşması imkânsız, yaratıcı ve rahat bir çalışma ortamı sunuyor, üniversiteleri teşvik ediyor ve stratejik yatırımlarda bulunuyorlar.
5. Aynı şey Apple için de geçerli, burada asıl önemli olan pazarın stratejik gelişiminin takip edilmesi:
Önce iPod, sonra iPhone, ve son olarak da iPad ile birlikte Apple mobil cihazlarla, eski ana faaliyet alanı arasında bağlantı kurdu: mobil ve sabit bilgisayar. Microsoft’un bundan birkaç sene önceki tablet bir bilgisayarı pazara sunma deneyi büyük bir başarısızlığa uğradı. Apple ise Microsoft’un yaptığı hataya düşmedi ve iPhone-iPad ürün sıralamasına bağlı kalarak kullanıcıların önce iPhone aracılığıyla dijital dünyaya mobil erişime alışmalarını ve şimdi iPad’in daha büyük ekranının keyfini çıkarmalarını bekledi. Apple’in gerçekleştirdiği stratejik alımlar da aynı şekilde enteresan.
6. İyi bir şirket sevgi verir
“Kabul görmek“, belki de bu fenomeni daha iyi tanımlayan kavram. Cihazların (Apple) ve hizmetlerin (Google) kullanıcıları, kullanım basit, rahat ve sezgisel bir şekilde gerçekleştiğinden kabul gördüklerini hissediyorlar. Ne de olsa beni ürünleri/hizmetleriyle destekleyen bir firma, hayatımı kolaylaştırdığından bana bir tür sevgi vermektedir.
7. İyi bir şirket polarize eder
Street-View bunun için en iyi örnek, iPhone 4 için geçerli olan uzun bekleme süreleri ve kapsama alanı sorunları da diğer iyi örnekler. Bu olaylar uzun süre boyunca yazılı basının sayfalarından eksik olmadı. Bu olaylar polarize ederek, bunlar hakkında sürdürülen tartışmalar sayesinde iki şirketin de reklam giderleri açısında milyonlar değerinde tasarrufta bulunmasını sağladı.
8. İyi bir şirket siyasi açıdan aktiftir
Burada kastedilen sadece büyük şirketler için çok normal bir şey olan lobi çalışmaları değil. Asıl kastedilen büyük şirketlerin vatandaşların siyasi düşüncelerinin belirlenmesinde bir rol oynaması, örneğin bilgilerin korunması gibi konularda ve vatandaşların dijital alandaki hakları ve bu hakların kullanılması gibi durumlar söz konusu olduğunda.
9. İyi bir şirket gelir kaynaklarına sahiptir
Eskiden serbest dolaşan “haberler” Google için milyarlar değerindeki ciroların temeli oldu, Apple ise “çaktırmadan” müzik ve video pazarını kökünden değiştirdi ve burada kendisi için çok önemli pazar payları sağladı ve bunları kapalı bir sistemde gerçekleştirdi. Gerçekten de çok mühim bir başarı.
10. İyi bir şirket ortaklıktan anlar
Kendi çalışanlarıyla ortaklık ve müşterilerle ortaklık. Çalışana ve müşteriye onlara değer verdiğini hissettirmek ve yakın davranmak, sık sık birbiriyle bağdaştırılamaz olarak görülen iki tarafta da başarının anahtarı.
11. İyi bir şirket uluslararası düşünür
Ulusal pazarlar her açıdan oldukça kısıtlı. Ürünlerin doğru zamanlarda doğru pazarlara sevkedilmesi gerekiyor. Bu sadece dünya genelinde pazarlar hakkında bilgi sahibi olunmasıyla ve sadece yerli pazara bağlı kalınmamasıyla başarıya ulaşabilir. Bir şirketin başarısını garanti altına alan diğer bir unsur ise ulusal ofislerin bulunması. Köklere bağlılığı kaybetmemek ve müşterilerin görüşlerine saygı duymak bunlar başarı vaadeden unsurlar. Pazarları kendiliğinden iyi anlamak ve yerli bir pazarın beklentilerini hiç tartmadan olduğu gibi kabullenmemek iyi bir şirketin yapacağı hareketlerdir.
12. İyi bir şirket insanları duygulandıran hizmetler sunar
Başarılı olabilmek için biraz da “sihire” ihtiyaç vardır. Google ürünlerinin inanılmaz mükemmelliği olsun veya Apple’ın insanlarda tutku ve tapmaya dönüşen gizliliği olsun, tüm bunlar insanların ilgisini uyandırıyor ve onların duygularına hitap ediyor çünkü üründen daha fazlası söz konusu oluyor. İmaj ve akıllı bir pazarlama stratejisi bize, tüketici olarak değil de insan olarak hitap edildiğimizi hissettiriyor. Google ve Apple işte bunda dünya şampiyonu.
Bir süre boyunca dijital süper güçlerin iddialarının sınırları belirli ve kesin gibi görünüyordu. Amazon gitgide aşırı güçlü bir dijital alışveriş merkezine dönüşüyor, Microsoft sadece çevrimdışı karşımıza çıkan dev olmaya devam ediyor ve Apple iPhone ve iPad ile mobil telekomünikasyon cihazlarında bir numara olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu.
Ama birdenbire dijital dünya sanki yerinden oynadı. Amazon Kindle ile birlikte, Apple’ın da şimdi iPad ile göz koyduğu çevrimdışı kitap pazarına giriş yaptı. Microsoft dijital görünmezlikten kendini kurtararak Bing ve Yahoo ile Google’a meydan okumaya çalışıyor, ayrıca Microsoft’un yeni internet tarayıcıları da eskiye nazaran artık çok övgü alıyor. Ve son olarak Apple, reklam pazarına girmesiyle ve böylece Google’a meydan okumasıyla heyecan yaratıyor.
Facebook’un başarısı, etkileyici rakamlarına yansıyor. Diğer çevrimiçi ürünlerin aksine, Facebook’un kullanıcı sayısına ilişkin bildiriler yüz milyonluk adımlarla artış gösteriyor. Facebook sadece en çok kullanılan çevrimiçi ürün olmakla kalmıyor, aynı zamanda internetin az ya da çok şekillendirdiği insanın arkadaşlarıyla iletişim ihtiyacına cevap veren bir sosyal işletim sistemi olma yolunda ilerliyor. Ancak bu dijital süper güç de, şu ana kadar düşünüldüğünden çok daha fazlasını gerçekleştirme kapasitesine sahip olabilir:
Arama sonuçlarının olağanüstü kalitesine güvenebilecek olan Facebook arama motoruyla.
Bu arama motoru, Google’daki arama sisteminde olduğu gibi “mekanik filtrelerleˮ, yani algoritmalarla değil, “insani filtrelerleˮ, yani arkadaşlarımın değerlendirmeleri doğrultusunda arama yapabilir. Facebook’ta belli bir kelimeyi girip arama yaptığımda, ilk olarak arkadaşlarımın beğendiği sayfalar gösterilebilir. Bu benim bir şeyin lehine veya aleyhine olan kararımı, hiçbir şekilde kişisel olmayan, her şeyi hiçbir kullanıcıya açık olmayan kriterlerin doğrultusunda değerlendiren Google aramasından çok daha fazla etkileyebilir.
Bunun yanısıra Facebook araması, internetteki uzmanların sayfalarını gösteren bir “uzmanlar bölümünüˮ de içerebilir. Bir aramayı, arkadaşlık ve duygusal boyutun önde olduğu bir bilgi bölümü ve tamamen akla dayanan bir uzman bölümü şeklinde iki bölüme ayırmak birçok insanın karar verme sürecine en iyi şekilde cevap verecektir. Bir kararın hem duygusal hem de akli açıdan değerlendirilmesi eşit şekilde devreye girerek, basit ve yorum içermeyen bir arama sonucu “bunu beğendimˮe dönüşebilir. Bu “ beğeniˮ, böylece“Facebook arama mekanizmasındaˮ bir “tavsiyeˮ haline gelebilir. Bunun için internetteki tüm web sitelerinin “beğeni butonlarınaˮ açık olması ve bunları siteye entegre etmesi gerekmektedir. Bu da Facebook aramasına dahil olabilmek için Facebook’a içeriklerine erişme izni vermeleri anlamına gelmektedir.
“Bunu beğendim” böylelikle, verimli ve hedef odaklı çalışmayı benimseyen bir dünyada, kendi başına bir karar kriteri haline geliyor. Ancak bununla birlikte biz aynı zamanda, hiçbir nüansa ve ara nağmelere yer vermeyen bir “başparmak yukarıˮ yoluna çıkıyoruz. Arama sonuçlarının değerlendirilmesi önceden de olduğu gibi hâlâ arayanın elinde, o aramasında kullanmak istediği ve arama sonuçlarına uyguladığı kalite kriterlerini kendisi belirliyor. Öte yandan doğruyu itiraf etmek gerekirse, Google’daki ilk üç arama sonucundan daha fazlasına hiç bakmıyoruz bile. Çünkü biz bulmak istiyoruz, aramak değil. Bu nedenle ileride arkadaşlarımızın tavsiyelerine, adı Google ve bugüne kadar çok büyük başarılara imza atmış da olsa, soğuk ve hiçbir duygu içermeyen bir makinenin sonuçlarına güvendiğimizden daha çok güveneceğiz.
Google tavsiye pazarlamacılığının gelişmesine ve beraberinde getirdiği önemli sonuçlara ayak uyduramadı. Google kullanıcıların duygularına hitap etmeyi hiç başaramadı, bu yöndeki en son deneme olan Google Wave’in başlatılmasıyla sonlandırılması bir oldu. Şu anda halen Google’ın sahip olduğu internetteki bilgi egemenliği yakın bir zamanda diğer bir dijital süper güç olan Facebook sayesinde yavaş yavaş tehlike altına giriyor.
Belki de Google makinelere fazlasıyla güvendi ve insanları unuttu?
Belki Facebook öncelikle insanları ele alarak doğru yola adım atmış oldu?
İnsanların gerçek müzik zevkini ve tüketimini ortaya koyan eylemlerde bulunmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Gerçek anlamda kullanıcılar tarafından oluşturulan listeleri Spotify, Simfy, Last.fm vb.‘de bulmak mümkün. Bunlar kağıt üzerindeki bir top 100 listesiyle kıyaslandığında çok daha fazla doğruluk içeriyor.
Top 100 şarkı listelerinde satın almayı düşünebileceğim çok az sayıda şarkı buluyor olmam beni şaşırtıyor. Son haftalarda satın almış olduğum tek tük birkaç şarkı listelerde yer alsa da şarkıların büyük bir kısmı bana hiç hitap etmiyor. Elbette ki, ben bir hedef grubunun sadece küçük bir bölümü oluşturuyorum, ancak yine de listeler benim müzik zevkimi hiçbir şekilde yansıtmıyor. Ben mi değiştim yoksa etrafımdaki (müzik) dünya(sı) mı değişti? Daha doğrudan sormak gerekirse: Resmi müzik listeleri toplumumuzun müzik dinleme ve satın alma alışkanlıklarını ve yaşama duygusunu temsil ediyor mu?
İnsanların – özellikle çevrimiçicilerin – müzik dinleme ve satın alma alışkanlıkları büyük ölçüde değişti. Sabit ve dijital satış listelerinin yanısıra şimdi artık “dinlemeˮ listeleri de bulunuyor.
Listeler gerçek rakamları çarpıtıyor
Müzik mağazalarında en çok rağbet gören müziğin, single’lar ve albümlerden oluşan top 100 CD rafında oldukça düzenli bir şekilde sergilenmesi dikkatimi çekti. Diğer müzik çeşitleri ise içeriklerine uygun şekilde rock, indie veya house başlıkları altında, alfabetik sırada adeta saklanıyor. Eğer “sahte bir şekildeˮ oluşturulan top 100 müzik listeleri olmasaydı, sayısı çok yüksek olan potansiyel alıcı bunlardan etkilenmez ve müzik endüstrisinin tüm kanallardan reklamını yaparak tanıttığı bu müziği satın almazdı. Media Markt veya Saturn gibi büyük mağazalarda parçaları single olarak bulmak mümkün bile değil, buralarda sadece albüm satılıyor. Bence şu ana kadar oluşturulan müzik listeleri rakamları, belli bir hedef grup tarafından alınması planlanan yeni bir ürün lehine çarpıtıyor.
Bugün bundan on yıl öncesiyle kıyaslandığında artık çok daha fazla sayıda müzik listesi bulunuyor, mp3.com, mtv, last.fm ve hatta iTunes bunların en iyi örnekleri. Bu “diğerˮ listeler göz önünde bulundurulduğu takdirde Nirvana grubunun eski parçalarıyla birkaç ayda bir tekrar tekrar top 100 listelerine girmesi mümkün olabilir. Müzik için varolan tüm satış kanallarından alınan sonuçların biraraya getirilmesiyle ancak gerçek rakamlara ulaşılabilir. Bu rakamlar ise satın alma davranışlarını gerçek anlamda ortaya koyan geçerli listeleri oluşturacaktır. Tüm platform sunucuları içerikleri net bir şekilde sayabilmek için etiketleme, sıralama ve değerlendirme gibi işlevler sunuyorlar. Müzik endüstrisinin, müzikleriyle bugün bile milyonlara ulaşan sanatçıları teşvik etmesi aslında kendisi için çok kazançlı olacaktır.
“Just in Time” listeler insanların müzik dinleme alışkanlıklarını yansıtıyor
Bugün “dijital ortamda dinlenen müzik parçalarındanˮ (Napster, Musikdiscovery veya pandora.com video portallerindeki tüm müzik videoları) yola çıkıldığında, sadece “dijital olarak satın alınan müzik parçalarıˮ göz önünde bulundurulmadığında oluşan ve her türlü ortamda dinlenen müzik parçalarını kapsayan listeler, Media Control’ün top 100’ünden çok farklı. Bu “dinlemeˮ listeleri, Spotify, Simfy, last.fm’in kullanımları da dahil edildiği takdirde daha da geniş kapsamlı olacaktır. Sonuçta bir CD dinlememle, sevenload veya youTube’da bir müzik videosu seyretmem veya Spotify kullanmam arasında hiçbir fark yok.
“Just-in-time” listeler, yani insanların gerçek müzik dinleme alışkanlıklarını yansıtan listeler, hem tüketiciler hem de müzik endüstrisi için çok ilginç olacaktır. Bunların internetin imkânların artık sonuna kadar kullanmaları ve böylelikle dijital süper güçlerin artık ekmeklerini ellerinden almalarına müsaade etmemeleri gerekiyor.
Gerçek dünya gittikçe daha çok web’e uzanıyor ve karmaşık yapılarını beraberinde getiriyor. Bunun sonucunda: web de gittikçe daha karmaşık bir hale geliyor; Facebook gibi dijital devler bu durumun farkına çoktan vardı ve buna gerektiği şekilde cevap verdi.
İnternetin karmaşıklığı daha en baştan beri kullanıcılar ve arama motorları için büyük bir zorluk teşkil ediyordu. Yine de bu karmaşıklığın üstesinden gelmek üzere hep yeni çözümler üretildi: Bazı arama motorları gerçek dünyada olduğu gibi bir katalog sistemi kullanmayı denerken diğerleri ilk baştan beri algoritmalarla çözüm üretmeye çalıştılar. Bilgilerin makineler aracılığıyla işlenmesi bugün artık ön plana çıkmış durumda. Yine de dijital dünyaya ne açıdan yaklaşılırsa yaklaşılsın, tüm hizmetlerin ve servislerin takip eden yıllarda sadece tek bir hedefi oldu: interneti daha kolay ve net bir hale getirmek. Bu gelişmelerin doruk noktasını web 2.0’ın başlangıcında buluyoruz, burada her şey özüne indirgenmiş durumda: Böylece Twitter ile sadece feed’ler gönderilebiliyor, YouTube’a sadece video ve Flickr’a sadece fotoğraf yüklenebiliyor ve Google gibi dijital süper güçler sadece esas faaliyet alanına odaklanıyor.
Facebook sanal dünyanın sosyal işletim sistemi
Bugün ise bir çok şey değişmişe benziyor: Dijital dünyanın sosyal işletim sistemi Facebook, dikkate çarpan derecede karmaşık ve kısmen komplike bir sistem haline geldi ve kısa bir zaman öncesine kadar internette başarılı olmanın kıstası olarak lanse edilen kolaylık derecesine kesinlikle sahip değil. Buna rağmen dünyada yüzlerce milyon insan işte tam da bu yeni karmaşıklığa coşkuyla sarılıyor. Böylece Facebook sadece bir fotoğraf portalı, bir video portalı veya bir feed portalı olmakla kalmıyor aynı zamanda ürünleri ve bir oyun platformu gibi daha birçok şeyi düzenleyen bir portföy ve organizasyon yöneticisine dönüşmüş durumda.
İnternet gerçek hayatın tümünü görüntülemeye başlıyor
Böyle komplike bir yapıya sahip bir sistem nasıl olur da böyle bir başarı elde edebilir? Artık komplike sistemlerin zamanı geldi gibi görünüyor. Belki de bugün internetin “canlı bir organizmaˮ olarak görülmesi ve bu organizmada altyapıyı oluşturan sistemlerin de onun iletişim yolları olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Bunun sebebi de internetin artık, örneğin tüketim gibi gerçek yaşamın sadece belli başlı bölümlerini kapsamaması.
Gittikçe daha komplike hale gelen bir gerçek dünyada yaşıyoruz. Gerçek yaşamın gittikçe daha fazla sanal dünyaya uzanmasıyla birlikte web’e olan çok yönlü ve bazen de oldukça komplike beklentilerin sayısı arttı. Her zamanın kendine göre beklentileri var. Dijital süper güç Facebook’un ise zamanın dilinden anladığı kesin.
Hata bildirimi: video sabit diske sığmıyor. İşte bunlar insanın arasıra bilgisayarını ve belleklerini “temizlemesi” gerektiğini bana hatırlatan anlar. Ve en az gençlik döneminde insanın odasını toplamasının gerekmesi kadar sinir bozucu bir iş bu.
Asıl sorun ise odanın bilgisayardan (genelde) çok daha çabuk toplanması. “Video kaydedilemiyor” bildirimi bana adeta bir şantaj gibi geliyor: bilgisayarım işte bu anda beni videoyu kaydetmemekle sabit diskte bulunan belgeleri silmek veya arşivlemek arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıyor.
Bilgisayar insanı muazzam bir psikolojik baskı altına alabiliyor.
Bu hoş bir seçim değil. O anda her zaman için “sabit diskte yer açmak” daha zor bir iş olduğundan, yeni dosyayı indirmekten vazgeçmek insanın kolayına geliyor. Ancak bu sadece zor bir iş olmakla kalmıyor, insanın resimler, müzik parçaları, videolar ve belgeler halinde sakladığı geçmişini kendisi için hâlâ önemli olup olmadığı yönünde değerlendirmesi anlamına da geliyor. – Korkunç bir şey bu! Bunun için yüzlerce dosyanın incelenmesi ve her seferinde yeniden bir karar verilmesi gerekiyor.
İster farklı sabit diskleri farklı konu başlıkları altında kullanan düzenli birisi olsun, ister “sadece” birkaç mp3’e sahip bir koleksiyoncu olsun, ister her şeyi kaydeden ve hiçbir şeyi silmeyen dağınık bir kullanıcı olsun: günün birinde bu herkesin başına geliyor.
Peki nasıl bir düzen sağlayabilirim?
1. Sağlayamam: – mümkün değil
2. Yarın: – pek olacağı yok.
3. Yeni bir sabit disk alırım: – pek de sorunu çözmüyor.
4. Tek çare bu sorunla yüzleşmek ve bu temizlik işini gerekli bir iş olarak algılamayı öğrenmek. Bu, – ki burada kendi tecrübemle konuşuyorum – hiç de kolay değil ama bir o kadar da gerekli bir şey.
Sabit diskler temizlenirken öncelikle nasıl bir strateji uygulanacağının belirlenmesi gerektiğinden insan ilk başta bunun altından kalkamayacağı hissine kapılıyor.
1. Bir belgenin gelişigüzel silinmesi: – Aşırı tehlikeli
2. En eski belgelerin silinmesi: – kişisel geçmişi de beraberinde yok eden bir yöntem
3. En çok yer kaplayan belgelerin silinmesi: – yer kazandırıyor ama düzen sağlamıyor
4. Belki de asıl olay silmek değil? Belgelerin düzenli bir şekilde saklanmaması insanın bunları çok uzun süre aramasına ve böylece arayıcıda/dosya gezgininde yaşamının önemli bir bölümünü aramakla geçirmesine yol açıyor. En iyisi en baştan bir saklama düzeni belirlemek için gerekli olan zamanın ayrılması. Buradaki sorun ise bu düzenin oluşturulması için uyulması gereken herhangi bir normun bulunmaması, TÜV veya DIN gibi bizi belge kaosundan kurtaracak bir norm yok. Böylelikle her bir bilgisayar kullanıcısı (az ya da çok) kendi düzenini belirliyor.
Ben burada kendi yöntemimi tanıtmak istiyorum: dosyaların ve belgelerin tutarlı ve mantıklı bir şekilde adlandırılması kaydedilen belgelerin öneminin daha isminden anlaşılmasını sağlıyor. Süpermarketin soğutma rafında bulunan bir üründe olduğu gibi paketi açarak ürünü çıkarıp bakmakla zaman kaybetmeden adını, içeriğini ve “son kullanma tarihini” tespit edebiliyorum. Böylece dijital temizlik yapılması gerektiğinde artık ihtiyaç duyulmayan içeriklerden kurtulmak daha kolay hale geliyor. Ayrıca sadece geçici olarak ihtiyaç duyulan belgeler için de bir son kullanma tarihi belirlemek mümkün.
Şöyle bir düzen yapılabilir:
_01 Güncel belgeler (tüm belgeler için giriş dosyası)
_02 Sunum atölyesi (en sık kullanılan dosya, içerik: ppt örnekleri vb.)
_03 Office (belgeler bölümü)
_04 Finance (“para değeri olan” belgeler)
_05 Ekip (ekip organizasyonuyla ilgili tüm belgeler)
_06 Ürün (güncel olarak üzerinde çalışılan tüm ürünler)
…
Alt dosyalar da her yerde bu kriterleri yerine getirecek şekilde düzenlenebilir.
Bu dosya sistemini oluştururken kullanıcının aradığı belgeyi kolay bulabilmesi için kendi belge saklama ve kullanma alışkanlıklarını dosya düzenine de yansıtması gerekiyor. Örneğin müzik ve video belgelerini sık sık değişik formatlarda kullanmak isteyenler özel medya kütüphaneleri içeren dosyalar oluşturmalı.
mp3’leri sabit disklerde saklayan müzik koleksiyoncuları için de oldukça net bir saklama yöntemi var: mp3-adı: sanatçı-parça.mp3. Kolay okunur olabilmesi için bunun nokta, tire kullanılmadan, yalnızca boşluk bırakılarak yazılması en akıllıcası. Benim için en iyi yöntem ise mp3’leri iTunes’da kaydetmek ve Spotify ile aramak. Bundan beri mp3 dosyalarının saklanması ile ilgili herhangi bir sıkıntı yaşamadım.
Sonuç: bence bu üzerinde durulması gereken önemli bir konu, çünkü herkes bir şekilde bu sorunun üstesinden gelmeye çalışıyor. Bunun toplumsal-ekonomik açıdan ne anlama geldiğinin bir kuruluş tarafından ele alınıp alınmadığını bilmiyorum. Belgelerin temizlenmesi kesinlikle muazzam ölçüde çalışma saatinin kaybedilmesine neden oluyor.
Bu konuyla ilgili düşüncelerinizi bloglarsanız ve bu konuyu ele alan diğer blogları bana bildirebilirseniz çok sevinirim.
Zaman nasıl geçiyor anlamıyorum, kesinlikle çok hızlı geçiyor. Veya dijital dünyadaki saatler mi acaba daha hızlı çalışıyor? Sosyal medya zamana mal oluyor. Kısa bir durum değerlendirmesi: E-posta kutumda 1.000 cevapsız e-posta var, Facebook’ta 200’ün üstünde mesaj ve Xing’deki mesaj sayısı ise 100’ün üstünde.
Bir cevap için ortalama 5 dakika süre hesap etsek, toplamda 1.300 x 5 = 6.500 dakika = 108 saatlik iş. Peki bir mesajı cevaplamak neye mal oluyor?
İlk olarak nerdeyse hiç olmayan zamana. Sosyal medyada ne kadar aktif olursanız, o kadar çok bağlantıya sahip oluyorsunuz ve size o kadar çok mesaj geliyor. Bu bir kısır döngü. Ve bu sadece nicelik açısından bir değerlendirme, mesajların sayımında ilk bakışta tek rol oynayan sayıları, insanı korkutan ve çaresizlik içerisinde bırakan sayıları. Daha yakından bakıldığında ise bu nicelik değerlendirmesi işin asıl tehlikeli yanı.
E-postalar nitelik açısından ise hemen sınıflandırılabiliyorlar. Randevu almak isteyenler, belli konularla ilgili sorular, haberler, arkadaşlar, tanıdıklar, iş arkadaşları, yatırımcılar ve randevu almak üzere yazdığınız e-postalara gelen cevaplar, … . Nitelik açısından değerlendirme sadece zamana ve başka bir hiçbir şeye mal olan tek yaklaşım. Çünkü önemli mesajlar zamanında cevaplandırılmadığı takdirde bu en kötü durumda (çok) paraya da mal olabilir. Bu nedenle günlük iş hayatında tanınan önceliklerin iletişim alışkanlıklarına ve sosyal medyanın kullanımına da yansıması gerekiyor. Hedef tüm mesajları uygun bir zaman çerçevesi içinde cevaplamak ve böylelikle hiçbir bağlantıya haksızlık yapmamak olmalı.
Siz bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Aynı şeyleri siz de yaşıyor musunuz?
26 Mart 2009 tarihinde Brian Stelter New York Times gazetesinde ABD vatandaşlarının her gün kendi istekleriyle 61 dakika boyunca televizyon reklamı izlediği hakkında bir makale yazdı. Bu oran aynı zamanda kişi başına genel medya kullanımındaki yüksek orana da tekabül ediyordu. Ancak araştırmacılar medya kullanımının düşünüldüğünden az olduğunu ortaya koydular. Council for Research Excellence’in yaptığı bir araştırmaya göre ABD vatandaşları, kişi başına ortalama olarak günde 8,5 saatten fazla bir süreyi televizyon olsun, konsol veya bilgisayarda oynanan oyun olsun, iş olsun veya bilgisayarda gerçekleşen diğer özel aktiviteler olsun bir ekran karşısında geçiriyorlar. Wired adlı dergi Jason Lee’nin bununla ilgili hoş bir çizimini yayınladı, bunu burada sizinle paylaşmak istiyorum:
Gerçek şu ki çok fazla sayıda medya aracından gelen aşırı miktarda bilgiyi tüketiyoruz. Her yerde bizi ele almamız gereken bilgiler bekliyor. Bu bağlamda “medya obezitesiˮ diyebileceğimiz bir bağımlılık hastalığı var mı, aşırı bilgi bizi “zihinsel açıdan şişmanlatıyor muˮ diye sormadan geçemeyeceğim.
İnsan bir şeyi “aşırıˮ yaptığında hep bunun önüne nasıl geçebileceğini düşünüyor: Kaçınmak, kısıtlamak veya düşünmemeye çalışmak en sık yaşanan tepkiler. İster aşırı yemek olsun, ister aşırı çalışmak olsun, isterse de aşırı medya tüketimi olsun, bunları kontrol altına almaktaki başarı öncelikle bir program yapılmasına bağlı, nitekim “aşırınınˮ tespit edilmiş olması fırsatını mutlaka harekete geçerek değerlendirmek gerekiyor. Sadece bir diyet programıyla insan, beslenme alışkanlıklarını kontrol altına alabildiği gibi, sadece “bir kullanım programıylaˮ dijital medya kullanım alışkanlıklarını düzenleyebilir.
“Twitter’e bir bakıvereyim” demek günlük programa, aynı bir parça çikolatanın kalçalara yaptığı etkiyi yapar, iş uzadıkça uzar. Yapılabilecek en büyük hata ise “biraz sörf yapayım bariˮ demektir. İş ve özel nedenlerden dolayı verimli bir günlük programa bağlı olan, her türlü uğraş için zamanını hedef odaklı kullanması gereken herkes, dijital dünyadaki işlerini “araya sıkıştırmaya çalışmaklaˮ ne kadar çok zaman kaybedildiğini bilir. Bilmiyorum ama bir saatlik sörfün göz açıp kapayana kadar geçiverdiğini belki siz de farketmişsinizdir.
Çevrimiçici iki dünyada da, yani hem dijital hem de gerçek dünyada tutunmak zorundadır. Dijital dünyada çok fazla zaman geçirildiğinde bu zaman gerçek dünyadaki uğraşlar için eksik kalır – insanın ailesi veya kendisi için olsun. Ne de olsa biz ne kadar çalışırsak çalışalım veya internette eğlenirsek eğlenelim, bir gün sadece 24 saatten oluşur.
Peki bir medya diyeti nasıl olabilir? Bu konuyu uzun süreden beri düşünüp tarttığım için burada sizinle kendimin de uyguladığı bazı fikirleri paylaşmak istiyorum:
• Günde üç defa belli bir saatte e-postalara cevap vermek.
• Günde iki defa 30 dakika süreyle sosyal medya ağlarını kullanmak.
• Haftada bir defa hiçbir bilgisayar teknolojisine dokunmayarak tüm zamanını aile veya arkadaşlarla geçirmek.
• BlackBerry veya iPhone’u kesinlikle aşırı sık kullanmamak. Saatte 5 dakikayı geçirmemek.
• Haber sistemlerini daha iyi kurmak – İlgimi gerçekten neler çekiyor?
• Ayıklamak: Hangi haber bültenleri artık benim için özelleştirilmiş iyi bilgiler vermiyor?
• Google Alerts’i daha iyi kullanmak: Birçok kavramı birlikte girmek de mümkün. Örneğin Facebook + üye sayısı-> Şayet Facebook’un hangi hızla büyüdüğü beni ilgilendiriyorsa.
• Arkadaşlar ve tanıdıklarla (çevrimiçiciler VE çevrimdışıcılar) olası bağımlılık durumu hakkında konuşmak ve bir sosyal medya diyetinin şimdiden gerekli olup olmadığını saptamak.
Nasıl çok kilo aldığım takdirde daha az yemem ve daha fazla hareket etmem gerekiyorsa, gerçek yaşam için ihtiyacım olan zamanı dijital dünyada “kaybediyorsamˮ, sosyal medya kullanımımı optimal hale getirerek, kendim için gerekli olan bu zamanı yeniden ele geçirmem gerekiyor. Çünkü arasıra iPhone veya bilgisayarın kapalı olduğunu bilmek ve gerçek dünyanın güzelliklerine zaman ayırmak kadar güzel bir şey yok!
Kendine zaman ayırmak?! Dijital araçlar ve çevrimiçi olma baskısı olmadan. -> Mümkün mü? Evet!
“Sahip olmak veya var olmak”: Meister Eckert ve Erich Fromm’un başkalarının belirlediği bir yaşama duygusunun ortaya çıkardığı sorulara verdikleri cevapların özüdür. Biz artık internete “sahip olmaktan”, yani salt tüketimden, internet “olmaya” geçtik.
Biz “çevrimiçicilerˮ tek tek ve hep birlikte belirli bir tarihsel dönemin içinde yer alıyoruz: internet çağında. Ekonomik ve toplumsal beklentileri özümseme sürecinin belirlediği davranış biçimimizle, yeni bir yaşam alanı olan dijital dünyayı tamamen anlayabilmek için sadece içinde bulunduğumuz tarihsel döneme değil, aynı zamanda elimizden geldiğince, geçerli olan zamanın ruhuna da ayak uydurmamız gerekiyor. Böylelikle her şeyden önce internette de bizi kuşatan ekonomik ve toplumsal sistemi tutkuyla ve coşkuyla desteklemiş oluyoruz: Mükemmelleşme, şeffaflık, verimlilik ve başarı odaklı bir mekanizmanın bir parçası haline geliyoruz.
Bu gelişme sadece her bir çevrimiçiciyi değil, kendisini dijital dünyaya adayan herkesle olan ilişkileri de etkiliyor. Kendisini gerçek anlamda çevrimiçici olarak gören kişi başkalarından da kendilerini her daim iyi hissetmelerini ve bunu her fırsatta dile getirmelerini talep ediyor. Çevrimiçicinin etrafında ilginç ve kendisine ilham veren insanlara ihtiyacı var ve tüm zayıflıklardan ve başarısızlıklardan alenen uzak durması ve bunlardan kendini soyutlaması gerekiyor. “Oyun kurallarınaˮ uymayan herkese uygulanan yaptırımlarıyla, işte bu internetin kağıda dökülmemiş kanunudur.
Tüm bu gelişmeler çevrimiçi dünyada yepyeni bir insan tipinin oluşmasına neden oluyor. İnternetin şekillendirdiği bu insan tipi yukarıda sözü geçen tüm beklentileri kolaylıkla ve doğal olarak yerine getiriyor. Dahası bu yeni insan tipi başkaları için gittikçe daha cazip hale geldiğinden ve örnek alınacak bir “idealeˮ dönüştürüldüğünden gittikçe yaygınlaşıyor.
Bu gelişme şimdiden yaşanmakta, burada gelip geçici bir moda söz konusu değil, bu insan tipi internette yer edinmekle kalmayacak, aynı zamanda kendinden sonra gelen nesiller için de belirleyici bir unsur haline gelecek. Bunun yanı sıra bu gelişme internetin davranış ve iletişim kurallarının dijital dünyadan gerçek dünyaya uyarlanması gibi bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Bu yöndeki eğilimler gerçek dünyada şimdiden görülüyor ancak insan davranışlarının çeşitliliği sayesinde ve dijital dünyanın salt iletişimden oluşan “darˮ bir yaşam alanı olması nedeniyle burada dijital dünyada olduğu gibi hızla yayılmıyor. Ancak bu yeni insan tipi dalgası internetten gerçek yaşama ulaştığında bu gelişme gerçek yaşamda da hız kazanacak. – Bu toplumsal fenomen, felsefi bir fenomene dönüşmeden önce sosyologlar, psikologlar ve psikanalistler için, henüz oluşma aşamasındayken, toplumda kök salması beklenmeden ele alınması gereken oldukça geniş bir alan teşkil ediyor.
İnsanlık tarihinin tarafımızdan bilinen hiçbir döneminde makineler bugünkü kadar geniş kapsamlı ve yaşamın tüm alanlarında belirleyici bir rol oynamadı. Bugün tüm dünyayı birbirine bağlayan makineler sadece bir arz ve talep yönetme aracı olmaktan çıktı ve ekonominin felsefi merkezi ve böylece birçok insan için yaşamın anlamı haline geldi.
Makineler insan hayatının çoğu alanının temel ve yapısal prensibi haline geldi. Makineleri kullanan bizlerin esnek ve girişken, sosyal ve bireysel olması ve sağlam bir egoyu beraberinde getirmesi gerekiyor. Şimdiye kadar makinelerin kullanıma hazır olması için tanımlanmış olan 24/7 kuralı artık bizim için de geçerli. Oysa bu kural doğası gereğiyle insana uygulanabilecek bir kural değil, çünkü insanın fiziksel ve zihinsel anlamda yaşamını sürdürebilmesi için dinlenmeye ve ara vermeye ihtiyacı var. Biz ise makinelerin özelliklerini insanlara devretmekteyiz. Tüm sözü geçen özellikler başarılı bir çevrimiçi hayatın vazgeçilemez ön koşulları olduklarından yavaş yavaş günümüz insanını yönlendiren değerler haline geliyor.
Psikolojik açıdan bakıldığında bu makinelere yönelim insanın gerçek varlığının yani gerçek yeteneklerinin, özelliklerinin ve ihtiyaçlarının değil de satılabilir olanın, ilgi uyandıranın, paketi veya sunumu güzel olanın önemli olduğu anlamına geliyor. İnsanın tüm duygu ve düşünceleriyle asıl varlığı yani asıl “insan oluşuˮ değil de sadece dışarıya yansıyışı ve sunumu rol oynuyor. Gerçek anlamda olan değil de uyandırılan ve aşılanan imaj başarıyı beraberinde getiriyor. Böylece çevrimiçi varoluş, gerçek varoluşun ve insanın gerçek davranışlarının değer kaybetmesine yol açıyor. Öte yandan bu kendi olamama ve kendini yaşayamamanın beraberinde getirdiği eksikliği insan aklı telafi etmeye çalışıyor. Bu telafi insan olmaktan ziyade sahip olmakla sağlanıyor. Sahip olma hızla “daha fazlasına sahip olmayı istemeyeˮ yani sonu gelmeyen ve yanlış yöne dönen bir girdaba dönüşüyor. Olmak gölgede kalırken sahip olmak öne çıkıyor. Bu bir kısır döngü, hayatın hassas dengesini tamamıyla kaybeden, sadece sahip olmanın dikte ettiği insanlar, “insan olmayıˮ gerektiren gerçeklikle hiçbir şekilde iletişime girmeden adeta bir uydu gibi kendilerinin ve internetteki yüksek çözünürlüğe sahip resimlerinin, avatarlarının etrafında dönüp duruyor.
Bireysel varoluşun kişisel tanımlaması, çıkışları ve inişleriyle insanın kendi belirlediği bir hayatın ön koşulu. İnsan aklının gelişebilmek için bu inişlere ve çıkışlara ihtiyacı var, yaşanan kriz dönemleri insanın kişisel gelişiminde büyük bir adım için sık sık temel bir koşul oluşturuyor. En insani ve en değerli özelliğimizin ayaklarımızın yere basmaya devam etmesini sağlayabileceğini unutmamak gerekiyor: sevgi duyabilmek ve sevmek. Sevgi makinelerle üretilemez ve asla sahip olma kategorisine girmez.
Giderek daha fazla şey dijital dünyada soyutlaşıyor, sanal dünyada kayboluveriyor, bitler ve baytlara dönüşüyor.
Bu internetin beraberinde getirdiği yeni bir tehlike mi?
Eskiden pul veya bardak altlığı koleksiyonu yapanlar bugün artık müzik veya video koleksiyonu yapıyorlar. İlgi odağı olan, koleksiyonu yapılan nesne “soyutlaştıˮ; fiziki bir varlığa sahip olan pul bilgisayardaki dosyaya dönüştü. Ayrıca koleksiyoncular bugün diğer koleksiyoncularla dosyalarını bir tıklamayla değişebildiğinden bir koleksiyonun tamamlanması eskiye göre çok daha kolay hale geldi. Skype üzerinden bir dosyayı gönderivermek birçok internet kullanıcısı için artık çok olağan bir şey.
Teknolojik ilerleme resim, müzik ve video dosyalarının bundan birkaç yıl öncesiyle kıyaslandığında gerekli olan bellek yerinin çok küçük bir bölümünde saklanabilmesini sağlıyor. Dosya sıkıştırma programlarının sağladığı “jpgˮ, “mp3ˮ ve “DivXˮ gibi dosya formatları artık bir filmin orjinaliyle kıyaslandığında çok az bir kalite farkıyla normal bir CD’ye sığmasına imkân veriyor. Bu teknoloji sayesinde bugün tüm mp3 çalarlarda binlerce şarkı kaydedilebiliyor.
Bu sıkıştırma teknolojisi gittikçe hızlanan internet bağlantılarıyla birlikte dosya indirme sürelerini kısaltıyor ve müzik parçalarını, videoları ve resimleri internetten indirmeyi ve koleksiyonunu yapmayı enteresan hale getiriyor. Buna bu dosyaların normal bir DVD veya CD kopyalama yazılımı aracılığıyla dış bir bellekte saklanabilmesi ve bu cihazların herkes tarafından uzmanlık gerektirmeden kullanılabilmesi de ekleniyor. Böylece her bir bilgisayar kullanıcısı tüm dosyalarını istediği sıklıkta kopyalama ve yayma imkânına sahip. Bu tabii ki telif hakları saklı olan içerikler için de geçerli, örneğin yeni vizyona giren bir sinema filmi. Bu bağlamda internetteki dosya paylaşım programları yaygınlaştı. Bu paylaşım ağları üyelerine diğer çevrimiçi üyelerin belleklerinden istedikleri içerikleri indirme imkânı sağlıyor.
Dolayısıyla medya sektörü reklam spotları veya mahkemelerde açtığı davalarla sayısız telif hakkı ihlâliyle mücadele etmeye çalışıyor. Kazandığı başarılar ise oluşan zararı durdurmaya hiçbir şekilde yetmiyor. Tüm resim ve ses taşıyıcılarını kapsayan bir dijital telif hakları yönetimini (DRM) devreye sokma fikri de çözümden çok sorun yarattı. Bu DRM, satın alınan taşıyıcının (CD, DVD vs.) kullanımını öyle kısıtladı ki, bu kullanıcıları koruma altındaki ürünleri satın almaktan büsbütün vazgeçmek zorunda bıraktı çünkü örneğin bazı cihazlar üründeki dijital şifreyi çözemediler. Böylece yasal olarak satın alınan bir DVD’nin evdeki DVD cihazıyla izlenememesi ve üstüne üstelik bu DVD’yi değiştirme imkânının olmaması gibi durumlar yaşandı. Telif hakları ile sanatçının ürünleri üzerindeki haklarının korunması hedefleniyor ancak küresel çapta gerçekleşen telif hakkı ihlâlleriyle mücadele oldukça zor görünüyor.
Şu anda Apple ve Telekom’un kaynaklarının kombinasyonu müzik piyasası için önemli bir sinyal olabilir. Müzik sektörünün lisans hakları bu “süper hizmet sunucuları ˮ tarafından uluslararası düzeyde kapıldığında sabit fiyatlı sınırsız kullanımların ve diğer abonelik modellerinin zamanı gelecek ve mp3 parçalarının tek tek satın alınması sona erecek. Ayda 9,99 avroya her çeşit müziği dinleyebilmek ve tekrar tekrar çevrimiçi ödeme yapmak zorunda olmamak kullanıcının çok hoşuna gidecek. Bunun en iyi örneği sabit fiyatlı sınırsız müzik kullanımı ürünlerini piyasaya sürmek üzere 71 milyon dolarlık bir yatırım alan Spotify firması. Bu ürün henüz Almanya’da piyasaya sürülmedi. Başka bir hizmet sunucusunun aynı yazılım ve donanım üzerinden sabit fiyatlı sınırsız müzik kullanımının münhasır hakkına sahip olduğu bir ülkede, müzik dinlemesi mümkün olmayan herkes bu kısıtlamaya karşı ayağa kalkacaktır. Dolayısıyla abonelik ve sabit fiyatlı sınırsız kullanım modelleri dünya genelinde geçerli olmak üzere müşteriye verilmelidir – merkezi bir giriş sistemiyle tüm cep telefonu şebekeleri üzerinden müzik dinletmek harika bir hizmet olacaktır. Burada sadece şebeke ve kapsama alanı ile ilgili sorunlar yaşanacaktır. Onun dışında bugün bile çok rahat gerçekleştirilebilecek bir hizmet aslında bu. Ancak henüz gerçekleşmedi.
Her ne olursa olsun ben bir soyutlaşma süreci içinde olduğumuzu düşünüyorum. Böylece mp3 dosyaları bilgisayarda, cep telefonunda veya iPod’ta kelimenin tam anlamıyla yok oluyor, sadece çok kısa bir süreyle dinlenmek üzere gerçek dünyada beliriyor ve bunun ardından hemencecik sanal dünyada kayboluveriyor, çünkü müzik parçaları büyük bir süper bilgisayar (Cloud-Computing) tarafından çalınıyor.
Ama bu kesinlikle internetin beraberinde getirdiği yeni bir tehlike değil. Ne de olsa bu şekilde sonunda belleklerdeki gereksiz yükten kurtuluyoruz, bu aynı kafamızı daha önemli şeyler için boşaltmamıza benziyor. Bugünün insanı için bu kesinlikle bir tehlike anlamına gelmiyor, tam aksine özgürlüğe ve dijital özerkliğe giden yolda, dijital dünyada hayata geçen bir adım teşkil ediyor. Benim veri ve dosya özgürlüğüm. Her yerde ve tüm ekranlarda.
Dijital dünyadaki rotamızı belirlemek üzere bazı stratejiler geliştirmediğimiz takdirde bilgi seline kapılıyoruz. Deneme.
Bilgi seline kapıldığımızda bunun suçunu dijital dünyaya veya dijital süper güçlere atmak çok kolay. Oysa bu madalyonun sadece bir yüzü, ne de olsa bizler sadece bir şeylere “alet edilenˮ özneler değiliz, bizler çağlar boyunca sürekli olarak yeni zorlukların üstesinden gelmek zorunda kalmış olan insanlarız. Buhar makinelerinin kullanılmaya başlanılması olsun, otomobilin keşfi olsun veya 70’li ve 80’li yılların “modern bilgi işlemiˮ olsun, insanoğlu her zaman kendi ilerlemesine zihinsel olarak ayak uydurmak zorunda kaldı.
19. yüzyılda doktorlar da dahil olmak üzere, insanın saatte 30 kilometreden hızlı tren yolculuğundan sağ çıkamayacağına inanılıyor ve bunun en azından ruhsal bozukluklara yol açacağı düşünülüyordu. Bundan sadece birkaç yıl sonra ise tren yolcuları bunun iki katı hızla ilerleyen bir trende başlarını açık camdan dışarı uzatarak gidebiliyorlardı. İnsanoğlunun yaşam koşulları her zamandan beri farklı boyutlarda değişti ve insan bu değişen koşullara ayak uydurmak zorunda kaldı. Geriye dönüp baktığımızda bu uyumun her seferinde başarılı olduğunu görüyoruz.
İnsanoğlu, dış görünüm ve hayati ihtiyaçları açısından son bin yılda fazla bir değişim geçirmedi ancak çevrenin ona karşı olan beklentileri muazzam bir değişime uğradı. Eskiden elinde tuttuğu aletler ile işini görürken bugün bilgisayarlar sayesinde çoğu “el işiˮ artık “dijital bir işeˮ dönüştü. Bu muazzam değişiklikler önümüzde yeni bir evrimsel adım olarak şekilleniyor.
Bu tarz bir dijital evrim adımında söz konusu olan elbette ki kalıtımsal bazı özelliklerin değişmesi değil, büyük bir hızla gelişen dijital çevrenin beraberinde getirdiği davranış değişiklikleri. Bunun bir örneği iletişimden kopmamak için ve internetin sunduğu, bilhassa özel hayat veya iş hayatında ihtiyaç duyulan bilgilere erişimden yoksun kalmamak için, cep telefonunu veya Smartphone’u mutlaka yanında taşıma “zorunluluğuˮ . Bu yeni gelişen davranış biçimleri insanın genlerinde değil davranışlarında kodlanmış durumda. Ben bunlara odaklanma kodu diyorum.
İnsanoğlunun verimliliği ve yaratıcı imkânları, bilgisayarın ve internetin sunduğu imkânlar ve bunlar aracılığıyla bilgiye nerdeyse sınırsız bir şekilde erişilebilmesi sayesinde, muazzam bir gelişme gösterdi. Bu sebepten dolayı insan kendisi ve teknoloji üzerindeki kontrolünü korumak zorunda. Bunun bir parçası da teknolojiye kayıtsız şartsız teslim olmamak. Bugün cep telefonu veya dizüstü bilgisayarı kaybolan bir kişi kendini nerdeyse kolu kesilmiş gibi hissedebilir. Ben hatta ileride böyle bir kaybın sonuçlarının “psikolojik bir hastalıkˮ olarak nitelendirileceğine gerçekten inanıyorum, nitekim bu cihazın, onda kayıtlı olan dosyaların ve iletişim kabiliyetinin kaybı dijital insanı, “dünyasınaˮ erişimini kaybettirerek yüreğinden vuruyor.
Bizi endişelendirsin veya endişelendirmesin, hızlı bir ilerlemenin yaşandığı tüm zamanlarda olduğu gibi bugün de yepyeni zorlukların karşısında duruyoruz. Dijital dönem öncesi davranış şekilleri dijital çağda yetersiz kalıyor. İnternetin sağladığı bilgiler, bilgi erişimini akla sığmaz boyutlara taşıyor ve bilgi sunumunun uçsuz bucaksızlığı yeni bilgi işlem sistemleri ve stratejilerinin geliştirilmesini zorunlu kılıyor. Çekinceler ve “aşırı hızlı tren yolculuğunaˮ karşı duyulan korku bizi bu noktada felç eder.
İnsanın makineye dönüşmesi değil, makineleri mantıklı ve sorumluluk sahibi bir şekilde hayatını zenginleştirmek üzere, kendi yaşamına entegre etmesi gerekiyor. Burada önemli olan bilgilere olabildiğince hızlı şekilde ulaşmak değil. Bu bilgileri elde eden insan, onları bir sonraki adımlarda nasıl işleyeceğini bilmediği sürece, o bilgiler hiçbir avantaj sağlamaz.
Söz konusu olan olabildiğince fazla miktarda bilgiye sahip olmak da değil. Asıl olan gelişme sürecinde bizi ilerletecek fikirler üretmek. Yaratıcı çalışmalar yapabiliriz, ama illa yapmamız gerekmiyor. Bu, dijital dünyada kendi yolunu belirlemenin çok önemli bir parçası, bu yola ise öncelikle dijital hayatın bir parçası olma veya olmama kararıyla çıkılıyor. Ama kendi yolumuzu dijital dünyada da kendimiz belirlemek istiyorsak, bazı stratejilere kesinlikle ihtiyacımız var.
Sofra herkes için kurulmuş durumda, tüm mümkün ve mümkün olmayan, önemli önemsiz bilgiler bizi bekliyor. Bizi ileriye götürecek olanı seçmekte tamamen özgürüz. Hangi strateji veya hedeflerle dijital dünyaya girmeye cesaret edeceği bireyin tamamen kendi elinde. Dijital dünyada kendimize çizdiğimiz yol, yakın gelecekte kişiliğimizin korunması için en önemli güvenlik sistemi haline gelecek.